Site İkonu
Hikaye
İçinde Kimse Yok
Bir video yayılır. On iki saniyelik boş bir oda, tek bir sandalye ve duyulmaması gereken bir fısıltı… İzleyenlerin içinde bir şey eksilmeye başlar. Bu bir hastalık değildir. Ölüm hiç değildir. Bu, insanın kendinden yavaşça çekilmesidir.
02 Mayıs 2026
Önceki Sonraki
İçinde Kimse Yok gerilim hikayesi kapak görseli
İlk belirtiyi hastalık sandılar. Oysa hastalık, insanın içine yerleşen bir şeydi. Bu öyle değildi. Bu, insanın içinden bir şeyin eksilmesiydi. Başlangıçta kimse bunu fark etmedi. Çünkü eksilen şey et değildi, kemik değildi, kan değildi. Eksilen şey görünmüyordu. Görünmeyen şeyler yalnızca sonuçlarıyla anlaşılır. İlk sonuç da korkutucu olmaktan çok sıradandı. Bir sabah, mutfakta kahve hazırlayan bir kadın elindeki fincanı masaya bıraktı ve dakikalarca kıpırdamadan öylece durdu. Kocası önce dalgınlık sandı. Sonra yorgunluk. Sonra canı sıkılmıştır diye düşündü. Seslendi. Cevap alamadı. Omzuna dokundu. Kadın yavaşça dönüp baktı. Gözleri açıktı. Yüzü sakindi. Ne acı vardı ne panik. Ama içinde hiç kimse yokmuş gibi bakıyordu. O sırada çay taştı. Ocağın altı açıktı. Kadın dönüp bakmadı bile. Kocası onu sarsmak zorunda kaldı. Kadın bir adım geri çekildi, sandalyeye oturdu ve karşısındaki duvara bakmaya başladı. O günden sonra bir daha tek kelime etmedi. Hastaneye götürüldüğünde beyninde, kalbinde, kanında, sinirlerinde anlamlı hiçbir sorun bulunmadı. Solunumu düzgündü. Göz bebekleri ışığa tepki veriyordu. Kasları yerindeydi. Acı verildiğinde refleks gösteriyordu. Fakat onu muayene eden nörolog, raporun boşluğuna sonradan el yazısıyla bir not düştü: “Beden çalışıyor. Kişi yok.” Bu not resmî kayda geçmedi. Çünkü tıp, bir insanın içinde insan kalmaması ihtimaline isim veremiyordu. İkinci vaka on gün sonra geldi. Bu kez bir öğretmen. Sınıfta ders anlatırken cümlenin tam ortasında sustu. Tahtaya yarım bir kelime yazdı, tebeşiri elinden bıraktı ve öğrencilerine döndü. Çocuklar önce şaka yaptığını sandı. Sonra içlerinden biri “İyi misiniz?” diye sordu. Cevap vermedi. Sadece sınıfa baktı. Tek tek hepsine. Ama sanki hiçbirini görmüyordu. Yıllar sonra o sınıfta bulunan bir kız, ifadesinde tek bir cümle kurdu: “Bize değil, yerimize bakıyordu.” Dosyalar birleştirildi. Nörolojik sendrom dendi. Sonra çevresel toksin şüphesi doğdu. İçme suları incelendi. Fabrika atıkları araştırıldı. Besin zehirlenmesi, ağır metal teması, deneysel uyuşturucular, yeni bir virüs, kitlesel psikoz… Her şey konuşuldu. Ama hiçbir açıklama bütün vakalara uymuyordu. Çünkü hastalarda ortak olan tek şey, bedenlerinin şaşırtıcı biçimde yerinde oluşuydu. Çöken beden değildi. Giden şey başka bir şeydi. Vakalar arttıkça ailelerin anlattığı ayrıntılar insanın ensesinde soğuk bir ter bırakıyordu. Bu kayıp bir çığlıkla gelmiyordu. Ne nöbet vardı, ne bayılma, ne ateş, ne kasılma. İnsanların içi sessizce çekiliyordu. Kimi sofrada çatalını bırakıyordu. Kimi merdivende duruyordu. Kimi bir cümlenin ortasında kalıyordu. Ortak nokta hep aynıydı: Son anda hepsi sanki çok uzaktan gelen bir sesi duymuş gibi başını hafifçe yana eğiyordu. Sonra gidiyorlardı. Bedenleri kalıyordu. Olayı araştırmak için kurulan ekibin içinde bir psikiyatrist, iki nörolog, bir epidemiyolog ve bir sinyal analizi uzmanı vardı. İlk toplantıda dosyalar uzun uzun incelendi. Hiç kimse yüksek sesle söylemek istemiyordu ama masanın üstünde duran her rapor aynı korkuyu taşıyordu. Sonunda, ekipteki en yaşlı uzman sessizliği bozdu ve herkesin içine işleyen o cümleyi söyledi: “Belki de bu bulaşan bir şey değil. Belki çağrılan bir şey.” Kimse ne demek istediğini anlamadı. O da hemen açıklamadı. Üç gün sonra, vakaların yakınlarına ait telefon, bilgisayar ve televizyon kayıtları karşılaştırılınca ilk ortak veri bulundu. Hastaların tamamı, kaybolmadan önceki kırk sekiz saat içinde aynı görüntü dizisine maruz kalmıştı. Bu bir film değildi. Reklam değildi. Açık bir mesaj da değildi. Çeşitli platformlarda dolaşıma giren, kimin yüklediği bilinmeyen on iki saniyelik bir videoydu. Çoğu kişi videoyu izlediğini hatırlamıyordu bile. Hatırlayanlar sadece şunu diyordu: “Boş bir oda vardı.” Video bulunduğunda herkes hayal kırıklığına uğradı. Gerçekten de ekranda yalnızca boş bir oda görünüyordu. Beyaz duvarlar. Tavandan sarkan tek bir ampul. Köşede metal bir sandalye. Görüntü sabitti. Hiçbir hareket yoktu. Son üç saniyede ışık hafifçe titriyor, sonra video bitiyordu. İlk incelemeye göre ses kanalında da anlamlı hiçbir şey yoktu. Teknik ekip dosyayı kapatmaya hazırlanıyordu ki ses mühendisi frekans spektrumunu temizlerken alt katmanda bastırılmış bir insan sesine rastladı. Ses, fısıltının da altındaydı. Zor seçiliyordu ama yeterince açıktı. “Duyuyorsan yaklaş.” O cümleden sonra odadaki hava birden ağırlaştı. Çünkü bu söz, bütün ihtimalleri bozuyordu. Hastalık zorla girerdi. Çağrı ise izin isterdi. Yine de bilim insanları bunun tek başına yeterli olamayacağını düşündü. Belki nadir bir işitsel tetikleyici, belki bilinçaltına işleyen bir frekans, belki çok özel bir nörolojik yatkınlık… Ellerindeki veri korkuya değil ölçüme teslim edilmeliydi. Bu yüzden kontrollü bir izleme deneyi hazırlandı. Videoyu daha önce görmemiş yedi gönüllü, kapalı bir odada, tüm yaşamsal değerleri kayıt altına alınarak videoyu izledi. İlk sekiz saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Dokuzuncu saniyede gönüllülerden biri başını hafifçe yana eğdi. Onuncu saniyede iki kişi göz kırpmayı unuttu. On ikinci saniyede video bitti. Herkes derin bir nefes aldı. İçlerinden biri gülerek “Bu kadar mı?” dedi. Sonra gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. Bakışı masanın kenarına sabitlendi. Elindeki kalem yere düştü. Gözleri kapanmadı. Yere de yığılmadı. Sadece… içi gitti. Sandalyede duran şey artık yalnızca onun bedeniydi. O an yaşanan sessizliği hiçbir tutanak taşıyamadı. Çünkü resmî dil, bir insanın gözlerinin önünde eksilmesini tarif etmeye uygun değildi. Deney hemen durduruldu. Video silindi. Ses kayıtları imha edildi. Laboratuvar mühürlendi. Ama bu önlemler, geç kalmış bir utançtan başka bir şey değildi. Çünkü çok geçmeden anlaşıldı ki tehlike videonun kendisi olmayabilirdi. Belki görüntü sadece kapıyı gösteriyordu. Belki söz sadece eşiği belirliyordu. Asıl tehlike, bir çağrının var olduğunu öğrenmekti. İnsan bir kapının olduğunu anladığında, onu hiç görmese bile zihninde o kapının önünde beklemeye başlar. Sonraki aylarda vakalar daha da tuhaf bir hal aldı. Artık bazı insanlar videoyu hiç izlememiş olmasına rağmen kayboluyordu. Bazıları yalnızca bu olayı ayrıntılı biçimde okumuştu. Bazıları videoyu gören biriyle aynı odada bulunmuştu. Bazılarıysa sadece bir yakınının ağzından şu cümleyi duymuştu: “Duyuyorsan yaklaş.” Söz dolaşıma girdikçe vaka sayısı arttı. Fakat toplum bunun boyutunu anlayamadı. Çünkü kaybolanlar hemen yıkılmıyordu. Çoğu yürümeye, yemeye, kapı açmaya, temel işleri yapmaya devam ediyordu. Dışarıdan bakıldığında sadece biraz donuk, biraz geç tepkili görünüyorlardı. Onları ele veren tek şey gözleriydi. Bir insana değil de, onun arkasındaki boşluğa bakıyor gibiydiler. Bu dönemde resmî raporlar gerçeği saklayacak yeni ifadeler üretmeye başladı. “Ani bilişsel çekilme sendromu.” “Yüksek düzey disosiyatif kapanım.” “Tepkisiz farkındalık tablosu.” Uydurulan her terim, korkuyu biraz daha cilalı hale getiriyordu. Oysa aileler gerçeği çoktan kendi dilleriyle bulmuştu. Onlar buna “içinin gitmesi” diyordu. En doğru tanım buydu. Araştırmayı sürdüren yaşlı uzman, herkesin kaçındığı düşünceyi tek başına takip etti. Eski mistik metinleri, işitsel algı deneylerini, ölüm eşiği kayıtlarını, meditasyon raporlarını, nörolojik sapma dosyalarını topladı. Haftalar sonra yorgun ama tuhaf bir dinginlikle ortaya çıkıp şunu söyledi: “Belki bilinç, beynin ürettiği bir şey değildir. Belki beyin sadece tutan şeydir. Bir düğüm gibi. Belirli bir frekans, belirli bir farkındalık eşiği, o düğümü gevşetiyor olabilir.” Sonra sustu. Kimse konuşmadı. Ardından son cümlesini ekledi: “Ve gevşeyen şey bozulmuyor. Sadece geri çekiliyor.” Bu teori hiçbir zaman kanıtlanamadı. Ama orada bulunan herkesin uykusunu kaçırmaya yetti. Çünkü eğer doğruysa, insan dediğimiz şey sandığımız kadar içeride değildi. Belki beden evdi ama oturan şey ev sahibi değildi. Belki hepimiz, fark ettiğimizden çok daha gevşek bağlarla burada duruyorduk. Yaşlı adamın kişisel notlarında daha sonra daha korkunç bir ayrıntı bulundu. Kaybolanların EEG kayıtlarında, ölüm, koma ya da uykuya benzemeyen tek bir ortak örüntü vardı: Kısa süreli, düzenli ve neredeyse kusursuz bir senkronizasyon. Sanki beynin tüm bölgeleri, ayrılmadan hemen önce bir anlığına tam bir uzlaşmaya varıyordu. O buna “kapının açılma ânı” adını vermişti. Notun altına da sadece bir cümle eklemişti: “Belki gitmek bozulmak değil, tamamlanmaktır.” Bu not hiçbir zaman kamuya açıklanmadı. Çünkü açıklansaydı felaket yalnızca korkudan değil, meraktan da büyürdü. İnsan kendisini yok edecek şeyden bazen kaçmaz. Özellikle o şey acının bittiği bir yer vaat ediyorsa. Yorgunlar, yalnızlar, ağır yaşayanlar, içindeki yükü daha fazla taşıyamayanlar… Onlar için böyle bir çağrı hastalık gibi değil, çıkış gibi görünürdü. Ve gerçekten de bir süre sonra tam bu oldu. Başta kayıplar kazara yaşanıyordu. Sonra bazı insanlar bilerek o eşiği aramaya başladı. Videonun kopyası kalmamıştı ama fısıltı ağızdan ağıza dolaşıyordu. İnternette karanlık forumlarda boş odalar çizenler oldu. Evlerinin bir köşesini videodaki odaya benzetmeye çalışanlar oldu. Saatlerce sessiz oturup o sözü tekrar edenler oldu. Resmî makamlar bunların hepsine komplo teorisi dedi. Ama sayıların artışı inkâr edilemez hale gelince başka bir yol seçildi: susmak. Adı olmayan şey, haber de olmaktan çıkarıldı. Ben o dönemde yalnızca arşiv bölümünde çalışan sıradan bir memurdum. İşim, vakalara ait görüntü ve ses kayıtlarını sınıflandırmak, yazışmalarla eşleştirmek ve silinmesi gerekenleri işaretlemekti. Uzun süre bunun modern dünyanın yeni bir histerisi olduğunu düşündüm. Ta ki bir gece, imha edildiği söylenen ses kaydının bozulmuş bir kopyasına rastlayana kadar. Dosya açıldığında ekranda hiçbir şey görünmedi. Sadece siyah bir alan ve ilerleyen saniyeler. Önce hata sandım. Kulaklıkta da ses yoktu. Kapatacakken çok derinden gelen bir titreşim duydum. Bu bir kelime değildi. Kelimeye dönüşmek isteyen bir nefes gibiydi. Sonra bir cümle, sanki dışarıdan değil de kendi kafamın içinden yükselerek belirdi: “Sen zaten yarı yoldasın.” Kulaklığı çıkarıp ayağa kalktığımı hatırlıyorum. Ama ne kadar süre öyle durduğumu bilmiyorum. O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hemen kaybolmadım. Ama çevremdeki her şeyin içten boşalmaya başladığını fark ettim. İnsanların yüzleri aynıydı. Sesleri aynıydı. Hareketleri yerindeydi. Ama bazıları konuşurken cümlelerinin arkasında kimse durmuyordu. Gülüşler birkaç saniye geç doğuyor, tepkiler olması gereken yere tam oturmuyor, bakışlar insana değil onun çevresindeki havaya değiyordu. Şehir aynıydı ama içinde yavaş yavaş insan kalmıyordu. Annem de ilk başta fark etmediğim kişilerden biri oldu. Çayı her zamanki gibi demliyor, perdeleri her sabah aynı saatte açıyor, bana yemek yememi söylüyordu. Ama bir gün elini omzuma koyduğunda o elin içinde annem yoktu. Sıcaklık vardı. Alışkanlık vardı. Hareket vardı. Ama o yoktu. Bunu anladığım an dünyanın sesi ilk kez gerçekten kısıldı. O günden sonra kayıpları yalnızca dosyalarda değil, evimde de görmeye başladım. Belki de insanı delirten şey çağrının kendisi değildir. Asıl delirten, çağrının bazen haklı görünmesidir. İçinde herkesin yavaş yavaş eksildiği bir dünyada kalmak, erdem olmaktan çıkar. Yüke dönüşür. Ben yine de kaldım. Ya da kaldığımı sandım. Çünkü bu satırları yazabiliyorsam hâlâ burada olduğuma inanmak istiyorum. Ama son haftalarda bazı anlar aradan düşüyor. Bir cümleye başlıyorum, sonunu başka biri tamamlamış gibi buluyorum. Aynada kendime baktığımda bazen yüzümün ifadesi bana bir an geç ulaşıyor. En kötüsü de şu: Sessizlik artık dışarıda değil. İçimde. Bazı geceler, uykuya dalmadan hemen önce odanın köşesinde metal bir sandalye görüyorum. Gerçekten var mı, bilmiyorum. Kalkıp ışığı açınca köşe yine boş oluyor. Ama insan büyüdükçe anlıyor: boşluk da bazen bir varlıktır. Dün gece ilk kez o sesi yeniden duydum. Bu kez çok netti. Fısıltı kadar hafif, emir kadar kesindi. “Yaklaş.” Gitmedim. En azından bedenim gitmedi. Ama sabah uyandığımda çalışma masamda bu sayfanın yarısı çoktan yazılmıştı. Hatırlamıyorum. Şimdi kalan kısmı tamamlıyorum. Bunun bir uyarı mı, bir kayıt mı, yoksa yalnızca içimde hâlâ birinin olduğuna dair son bir çaba mı olduğunu bilmiyorum. Belki bunların hiçbiri değildir. Belki de tam tersi. Belki çoktan eksildim ve bunu en son ben öğrendim. Şunu kesin biliyorum: Bu olan şey ölüm değil. Delilik de değil. Hastalık hiç değil. Bu, insanın içindeki tutunmanın çözülmesi. Ve çözülme bir kez başladığında, ona bakmak bile onu hızlandırıyor. Bu yüzden burada durmam gerekir. Daha fazla ayrıntı vermemem gerekir. Bir kapının şeklini tarif etmek, onu biraz daha gerçek yapar. Gerçekleşen şeylerin en korkuncu da budur: Önce anlatılırlar, sonra yer açılır. Ama dürüst olmak gerekirse artık önemi kalmadı. Çünkü sen bu satırları buraya kadar okuduysan, benim yıllar önce yaptığım şeyi yapmış oldun. Önce merak ettin. Sonra durmadın. Sonra sesin neye benzediğini zihninde kurdun. İnsan zihni bazen tek bir cümleyle kendi kapısını üretir. Şimdi bir an için etrafına bak. Oda sessizse biraz daha dikkat et. Belki sessizlik sandığın kadar boş değildir. Belki biri seni gerçekten çağırmıyordur da, sen sonunda duymaya başlamışsındır. Ve asıl korkunç olan şu olabilir: Belki yaklaşan sen değilsindir. Belki o, çoktan yaklaşmıştır.
Önceki Sonraki
Yorumlar
Bu içerik için henüz yorum yapılmamıştır.
© İsmail Taşdelen