Hikaye
Yarısı Ölünmüş Bir Hayat
Kendine ait olmadığını hissettiği bir hayatin yükünü yıllarca taşıyan Ezar, son saatlerinde kendi geçmişiyle ve susarak yaşadığı hakikatle yüzleşir. Ölümle yaşam arasındaki ince çizgide ilerleyen bu hikâye, insanın bazen geç kaldığı anda kendine ne çok yaklaştığını anlatıyor.
Ezar otuz beş yaşındaydı.
İnsan ömrünün yarısı sayılabilecek bir yerdeydi belki, ama o uzun zamandır kendini yarısı çoktan ölmüş biri gibi hissediyordu. Dışarıdan bakıldığında çalışan, konuşan, cevap veren, gerektiğinde gülümseyen bir adamdı. İçeriden bakıldığında ise yıllardır aynı yerde sıkışmış, kendine ait olmayan bir hayatı taşımaktan yorulmuş bir gölgeden fazlası değildi.
Kendini bildi bileli içinde bir eksiklik değil, bir yanlışlık vardı. Eksiklik insanın bir gün tamamlanabileceğine dair umut taşırdı. Yanlışlık ise sizi nereye koyarsanız koyun sırıtırdı. Ezar’ın hayatı tam olarak buydu. Çocukluğundan beri bir rolün içine sıkıştırılmış, o rolü ne kadar iyi oynarsa oynasın yine de kendi sesine ulaşamamıştı.
Sevmeyi denemişti.
Sevilmeyi beklemişti.
Bazen bir kadının gülüşüne, bazen bir sesin şefkatine, bazen sadece bir omuzun sıcaklığına tutunabileceğini sanmıştı. Ama ne sevdiği kadınlar ona gerçekten değebilmişti, ne de o kendisini tam anlamıyla birine verebilmişti. Çünkü insan, kendi içinde kuramadığı bağı başkasıyla kuramazdı. Ezar bunu geç öğrenmişti. Belki de hep biliyordu da, adını koymaya cesaret edemiyordu.
Son yıllarda aynalara daha az bakar olmuştu. Çünkü aynalar, başka insanlara göstermediği şeyi ona gösteriyordu: yorgunluğu değil, yabancılığı. Bir sabah tıraş olurken yüzüne uzun uzun bakmış ve ilk kez kendine şunu itiraf etmişti:
“Böyle yaşamak, yaşamak sayılmıyor.”
Karar o gün verilmişti aslında.
Büyük bir çöküş, yüksek sesli bir kavga ya da keskin bir trajedi olmamıştı. Yalnızca yıllardır sürüp gelen ağırlık, nihayet taşınamayacak kadar ağırlaşmıştı. Bazı hayatlar bir anda bitmez; insan önce içinden çekilir, sonra geriye yalnız bedeni kalır.
Doktoru son görüşmede çok sakin konuşmuştu. Sanki bir sonu değil, uzun zamandır ertelenmiş bir yüzleşmeyi haber veriyordu.
“Kendinizi hazırlayın,” demişti. “Önünüzde on iki saat var.”
On iki saat.
Ezar, bu cümleyi duyduğunda tuhaf biçimde rahatlamıştı. İlk kez bir şeyin ne zaman biteceğini biliyordu.
Odaya alındığında durup etrafına baktı. Duvarlar beyazdı ama hastane beyazı değil; sanki bir şeyin bütün renkleri alınmış da geriye yalnızca sessizlik kalmıştı. Tavandan inen loş ışık, odanın hiçbir köşesini gizlemiyordu. Metal bir sehpa, bir dolap, tek kişilik yatak, duvara gömülü cihazlar, havası fazla temiz olduğu için insanı tedirgin eden soğuk bir koku... Dışarıyı göstermeyen kalın cam, odayı dünyadan ayırmıyor, sanki dünyayı ondan ayırıyordu.
Üzerine verilen ince kıyafete baktı. Kumaş tenine hafifçe değiyordu. Ne gecelikti ne hasta önlüğü; ikisinin arasında, insanı kendinden biraz daha uzaklaştıran bir şeydi. Kendi bedenine son kez dışarıdan bakıyormuş gibi hissetti. Ellerine baktı. Parmak boğumlarına. Bileklerine. Omuzlarına. Yüzüne dokundu. Bu yüzle, bu bedenle, bu isimle geçen yılların yükü birden omzuna binmedi; zaten oradaydı. Sadece ilk kez sonunu görüyordu.
Yorgundu. Düşünmekten, kendini açıklamaya çalışmaktan, açıklayamadıkça susmaktan, sustukça içinden çürümekten yorulmuştu. Ölmeden önce biraz uyumak istedi. Ölüm kelimesini içinden geçirince bile ürpermedi. Çünkü ona göre bitecek olan şey hayat değil, yıllardır içinde taşımak zorunda kaldığı yanlışlıktı.
Ne kadar uyuduğunu bilmedi.
Gözlerini açtığında odadaki ışık değişmemişti. Ama yalnız değildi.
Yatağın yanında bir kadın duruyordu.
Elinde ince, yarı saydam bir dosya vardı. Dosyanın içindeki parlayan satırlar, Ezar’ın geçmişinden koparılmış gölgeler gibi duruyordu. Kadın öylece bekliyordu. Ne aceleciydi ne de çekingen. Sanki onun uyanacağını biliyor, o ana ait olmak için sessizce yerini koruyordu.
Ezar doğrulmaya çalıştı. Kadın elini çok hafif kaldırdı.
“Uyumanız iyi olmuş, Ezar Bey.”
Sesi, odadaki bütün sert yüzeyleri yumuşatıyordu. Kulakla duyulan bir ses olmaktan çok, insanın içine inen bir tınısı vardı. Ezar, uzun zamandır bir sesin kendisini bu kadar sakin ama bu kadar derinden yaraladığını hatırlamıyordu.
Kadına dikkatle baktı.
Güzeldi. Ama güzelliği ilk bakışta çarpan türden değildi. Duruşunda bir masumiyet, yüzünde açıklanması zor bir incelik vardı. Sanki onu yargılamayacak kadar temiz, anlamayacak kadar uzak olmayan bir yüzdü bu. Gözlerinde tuhaf bir yakınlık hissi vardı; rahatsız edici değil, insanı çözüp bırakan bir yakınlık.
“Benim dosyam mı o?” diye sordu Ezar.
Kadın dosyaya baktı.
“Bir kısmı,” dedi. “Bir kısmını da sizden duymam gerekiyor.”
“Ne için?”
“Bitmeden önce neyin bittiğini anlamak için.”
Ezar dudaklarını ıslattı. Gülmeye çalıştı ama sesi kuru çıktı.
“Ben zaten biliyorum.”
Kadın başını hafifçe yana eğdi.
“İnsan en çok bildiğini sandığı şeyi yanlış anlatır.”
Bu cümle, Ezar’ın içine beklenmedik bir yerden oturdu. Kadın yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Aralarında ne samimiyeti zorlayan bir yakınlık vardı ne de profesyonel bir mesafe. Sanki ikisi de bu odada yalnızca bir kez bulunacaklarını biliyor, o yüzden her şeyin doğru yerden başlamasını bekliyorlardı.
Kadın ilk sorusunu sordu.
“Hayattan ne zaman soğudunuz?”
Ezar hemen cevap vermedi. Tavana baktı. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Bir günde olmadı,” dedi. “İnsan bir anda soğumuyor. İçinden azar azar çekiliyor. Önce heves gidiyor. Sonra tahammül. Sonra aynada gördüğün şeyle bağın.”
Kadın sessizce dinledi.
“Peki ne kaldı?”
“Alışkanlık.”
“Bu kadar mı?”
Ezar, ilk kez onun gözlerine doğrudan baktı.
“Ve utanç.”
Kadının ifadesi değişmedi. Ne acıdı, ne şaşırdı. Bu, Ezar’ın savunmasını kıran ilk şey oldu. İnsan, sözünü dinleyen bir yüz gördüğünde kendine daha uzun süre yalan söyleyemiyordu.
“Ne utancı?” diye sordu kadın.
Ezar önce omuz silkti. Sonra sanki yıllardır dişlerinin arasında tuttuğu bir cümleyi zorla serbest bırakır gibi konuştu.
“Olduğum kişiden değil,” dedi. “Beni herkesin gördüğü kişiden.”
Kadın dosyayı kapattı. Artık kağıda bakmıyordu.
“Anlatın.”
“Ne anlatayım?”
“Kendinizi.”
Ezar’ın yüzünde kısa, acı bir tebessüm belirdi.
“Ben kendimi hiç anlatamadım.”
“Belki ilk kez şimdi anlatırsınız.”
Bir süre sustu. Sonra, beklediğinden daha kolay başladı.
Çocukken diğer erkek çocuklara benzemediğini nasıl fark ettiğini anlattı. Onlar bir şeyleri doğal kabul ederken, kendisinin her hareketi sanki sonradan ezberlediğini... Büyüdükçe bu farkın silinmediğini, yalnızca daha iyi saklanır hale geldiğini... Erkekliğin ona giydirilmiş bir kalıp gibi durduğunu... Ağır, sert, dışarıdan sağlam, içeriden boğucu.
Kadın araya girmiyordu. Yalnızca gerektiğinde kısa sorular soruyordu.
“Hiç sevdiniz mi?”
“Çok.”
“Hiç mutlu oldunuz mu?”
“Anlık.”
“Hiç kendiniz gibi hissettiğiniz oldu mu?”
Bu soruda Ezar durdu.
Uzun süre cevap vermedi.
Sonra sesi neredeyse fısıltıya döndü.
“Bazen,” dedi, “bir kadına bakarken.”
Kadının kirpikleri kıpırdadı ama konuşmadı.
“Onu istemek gibi değil,” diye devam etti Ezar. “Ona sahip olmak gibi de değil. Daha çok... onun içinde neyin rahat olduğunu sezmek gibi. Onun yürüyüşüne, saçını kulağının arkasına atışına, bir şeyi konuşurken ellerini kullanışına bakıp... içimde çözülen bir şey hissetmek gibi. Sonra bundan korkmak. Sonra kendimden nefret etmek.”
Kadın başını hiç kaldırmadan sordu:
“Hâlâ nefret ediyor musunuz?”
Ezar bu kez hiç düşünmeden cevap verdi.
“Hayır. Artık çok yorgunum.”
Odada derin bir sessizlik oldu. Cihazların çalıştığını hatırlatan hafif bir uğultu dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Kadın onu dinledikçe Ezar’ın içindeki düğümler tek tek çözülmeye başladı. İlk başta alayla cevap vermişti, sonra savunmayla, sonra öfkeyle. Şimdi ise sanki sadece gerçeğin kendisi kalmıştı.
“Beni sevenler oldu,” dedi bir ara. “Ama sevdikleri kişi ben değildim. Onlara gösterdiğim şeydi. Ben de bir süre onların sevdiği kişiyi oynamaya çalıştım. İlişki dedikleri şey, iki insanın buluşması değil de iki rolün birbirine dayanması gibiydi. Sonunda her şey yıkıldı.”
Kadının sesi bu kez daha yumuşaktı.
“Peki bugün? Bugün neden artık son dediniz?”
Ezar boğazını temizledi. Bu soru onu tam ortasından bulmuştu.
“Çünkü ilk kez dürüst baktım kendime,” dedi. “Ve şunu gördüm... Eğer bugün de susarsam, geriye kurtarılacak bir şey kalmayacak.”
Kadın birkaç saniye sustu.
“Belki hâlâ kalmıştır.”
Ezar başını hafifçe salladı.
“Geç kaldım.”
“Belki.”
Kadın o “belki”yi öyle söyledi ki, cümlenin içinde umut da vardı hüzün de. Ezar o anda onun yalnızca güzel bir kadın olmadığını fark etti. Ona doğru çekiliyordu. Arzuyla değil; ait olamadığı bir sıcaklığa yaklaşır gibi. Kadının yüzündeki dinginlik, sesindeki derinlik ve onu dinlerken kurduğu o neredeyse şefkatli dikkat, Ezar’ın uzun zamandır yaşamadığı bir şey uyandırdı: kendisine karşı yumuşama.
“Adınız ne?” diye sordu aniden.
Kadın çok hafif gülümsedi.
“Şu an adımdan çok, sizin söyledikleriniz önemli.”
“Yine de bilmek istiyorum.”
“Bazı isimler,” dedi kadın, “zamanı gelmeden söylenmez.”
Bu cevap Ezar’ın içine işledi. Kadının bakışında tanıdık bir şey vardı. Nereden tanıdığını bilmiyordu; belki hiçbir yerden. Ama sanki yıllardır içinde taşıdığı bir ihtimal ilk kez karşısında oturuyordu.
Ne kadar konuştuklarını ikisi de fark etmedi.
Saat ilerledi.
Dışarıdaki gece, görünmeyen camın arkasında derinleşti.
Sonunda kapı açıldı.
İçeri iki görevli girdi. Yüzleri sakindi. Gerekenden fazla ciddi değillerdi; bu, durumu daha gerçek kılıyordu.
“Vakit geldi.”
Ezar ayağa kalktı. Dizlerinde hafif bir boşalma oldu. Kadın da ayağa kalktı ama yerinde kaldı. Gözlerini ondan hiç ayırmıyordu.
Ezar kapıya doğru iki adım attı. Sonra durdu. Dönüp kadına baktı.
İşte tam o anda gördü.
Kadının yüzünde ilk kez yalnızca güzelliği değil, başka bir şeyi seçebildi. Gözlerinin çevresindeki hafif keder, dudaklarının titremeden duran çizgisi, başını taşıyış biçimi... Bunların hiçbirini daha önce tam anlayamamıştı. Ama şimdi, o bakışta kendisini gördü. Olduğu haliyle değil; eksik bırakılmış, bastırılmış, yıllarca ötelenmiş halinin mümkün olmuş yüzünü.
Kadın ona bakarken, Ezar ilk kez kendi içine dışarıdan değil içeriden bakabildi.
Haklıydı.
Bunu neye dair düşündüğünü bile tam kuramadı. Hayata mı, gecikmeye mi, korkuya mı, yoksa yıllardır içinde sessizce bekleyen o isimsiz hakikate mi... Ama haklıydı.
Ve Ezar, kapıya yürürken uzun zamandır hiç olmadığı kadar huzurluydu.
Sanki ölüme değil, kendisinden yıllarca mahrum bırakılmış bir sona gidiyordu.
Kapı kapandı.
Kadın odada yalnız kaldı.
Birkaç saniye ayakta durdu. Sonra yavaşça sandalyeye oturdu. Ezar’ın cümleleri hâlâ odanın içinde asılı gibiydi. “Geç kaldım.” “Ben değildim.” “Bugün de susarsam...” Her biri duvarlarda kalmış bir yankı gibi dönüyordu.
Birden çok yorgun hissetti kendini.
Yalnız bedeni değil, sanki yıllardır taşıdığı bütün bekleyiş yorulmuştu. Ayağa kalktı, yatağa yaklaştı, Ezar’ın az önce bıraktığı çöküntüye bakıp parmaklarını çarşafa değdirdi. Orada çok hafif bir sıcaklık kalmıştı.
Yatağa uzandı.
Tavana baktı.
Gözlerini kapattı.
Ne kadar zaman geçti bilinmez.
Omzuna değen el önce rüyanın içinden geliyor sandı. Sonra sese uyandı.
“Ezra Hanım...”
Gözlerini ağır ağır açtı.
Başucundaki hemşire gülümsüyordu.
“Ameliyatınız başarıyla gerçekleşti.”
Önerilen
Bu içerik için henüz yorum yapılmamıştır.
© İsmail Taşdelen