Site İkonu
Hikaye
Beynimdeki Sis
Kazadan sonra hafızası parçalanan Mert, evine döndüğünde hayatındaki küçük ayrıntıların değiştiğini fark eder. Gerçek ile anı arasındaki çizgi giderek bulanıklaşırken, unuttuğu şeylerin aslında onu hayatta tutmak için saklandığını keşfeder.
29 Ağustos 2026
Önceki Sonraki
Beynimdeki Sis hikâye görseli
Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey tavanın sarımtırak rengiydi. İkincisi, genzimi yakan keskin antiseptik kokusu. Üçüncüsü ise beynimin içinde, sanki biri kafatasımın iç yüzüne ağır bir çekiçle düzenli aralıklarla vuruyormuş gibi atan ağrıydı. Göz kapaklarımı yeniden kapattım. Birkaç saniye önce nerede olduğumu bilmiyordum. Sonra parçalar yavaşça yerine oturdu. Hastane. Kaza. Tedavi. Doktorun sesi belleğimin içinden yankılandı. “Baş ağrısı normal. Zihinsel bulanıklık da. Anılarınız hemen geri dönmeyebilir. Beyin bazen eksik parçaları kendi yöntemleriyle tamamlamaya çalışır.” Kendi yöntemleriyle. Bu söz nedense diğerlerinden daha uzun süre zihnimde kaldı. Anlam veremesemde üzerinde fazla durmadım. Başımı çevirdiğimde pencerenin önünde Pelin’i gördüm. Güneş arkasından vuruyor, yüzünün ayrıntılarını siliyordu. Yine de onu tanımak için yüzünü görmeye ihtiyacım yoktu. Omuzlarının duruşunu, saçlarını kulağının arkasına atışını, beklerken sağ ayağını hafifçe sallamasını biliyordum. En azından bildiğimi sanıyordum. “Uyandın!” Yanıma geldi. Elimi tuttu. Parmakları soğuktu. “Ne kadar uyudum?” “Çok değil.” Ama bana sanki haftalarca uyumuşum da hiç dinlenememişim gibi geldi. “Doktor?” diye sordum. Fazla uzun cümle kuramayacakmışım hissine kapıldım. Önce gözlerini kaçırdı benden. Sonra derin bir nefes aldı. “Her şey yolunda dedi,” ve gülümsedi. Onu gülümserken görünce ben de gülümsemeye çalıştım. Ama içimde küçük, açıklayamadığım bir rahatsızlık vardı. Sanki hayatımın tamamını çok iyi bildiğim bir şarkı olarak dinliyor, fakat melodinin içinde tek bir nota yanlış çalınıyordu. Hangi nota olduğunu bulamıyordum. İki gün sonra taburcu edildim. Pelin arabayı kullanırken dışarıyı seyrettim. Şehir tanıdıktı. Kavşaklar, tramvay durağı, köşedeki fırın, yıllardır kapanacağını söyleyip bir türlü kapanmayan eski kitapçı… Her şeyi biliyordum. Ama hiçbirini hatırlamıyordum. Sanki dilinin ucundak bir kelimeyi söylemek için hatırlamaya çalışmaktı ama asla hatırlayamamaktı. Aradaki fark korkutucuydu. Bir şeyi biliyor olmakla onu gerçekten yaşamış olmak arasında uçurum vardı. Eve vardığımızda Pelin kapıyı açtı. “Hazır mısın?” Sorduğu soru bir anda anlamsızlaştı. “Neye?” “Eve dönmeye.” Cevap vermedim. Ama ayaklarım beni içeri sürükledi. Antredeki ahşap portmanto. Ayakkabılığın üzerinde küçük porselen kedi. Koridorun sonunda oturma odası. Hepsi tanıdıktı ya da birisi detaylı bir şekilde anlatmış bende görsel hayal etmiştim. Sonra salona girdim, ve durdum. Olmaması gereken birşey vardı: Sol duvarda olması gereken deniz tablosu sağ taraftaydı. Mavi, iri dalgalar. Uzaktaki beyaz yelkenli. Ufuk çizgisinde turuncuya çalan bir gün batımı. Çocukken anneannemin yazlığında buna benzeyen bir tablo vardı. Hayır, buna benzeyen değil; bu tablo. Olduğum yerden seslendim. “Pelin.” Mutfaktan seslendi. “Efendim?” “Tabloyu ne zaman taşıdık?” Bir sessizlik oldu. Çok kısa bir sessizlik, zamanla ölçülemeyecek kadar kısa ama hissedilecek kadar yaşanılan. Pelin mutfaktan çıktı. “Hangi tabloyu?” Ses tonu bile değişmişti. “Deniz tablosunu.” Bakışları tablo ve benim yüzümde gidip geliyordu. “Hiç taşımadık ki.” konuşurken yüzünde bir gülümseme vardı. Küçümsüyor muydu, içindeki korkuyu mu bastırıyordu belli değildi. “Her zaman oradaydı,” cümlesi bittiğinde bakışları yere sabitlenmişti. Kalbimin içinde küçük bir kasılma hissettim. “Hayır," dediğimde kabullenemeyişimi anlamıştı Pelin. “Ne?” “Sol taraftaydı.” Pelin duvarın soluunda baktı, omuzlarını silkti. Sonra ağır adımlarla yanıma gelip yanağımı okşadı. “Mert…” Ses tonu yine değişmişti. Bu sefer dha uzak geliyordu bana konuşması. Doktorların kullandığı o sakinleştirici tona benziyordu. “Bize ne söylediklerini hatırlıyorsun, değil mi?” Başımı çevirdim. “Beyninin bazı şeyleri karıştırabileceğini.” eli halen daha yanağımda duruyordu. “Karıştırmıyorum.” Kendimden emindim. Ve neden bir tablo yüzünden akıl sağlığım için konuşmaya başladığımızı anlamıyordum. “Tamam," dediğinde benim sinirlendiğimi fark etmişti. “Tablo soldaydı.” Elini indirdi yanağımdan. Gözleri gözlerime acıyarak bakıyordu. “Tamam.” Bu ikinci “tamam” tartışmayı bitirmek için söylenmişti. Sonra arkasını dönüp mutfağa gitti. Mutfaktan iki fincan kahve getirdi. Birini önüme bıraktı. Fincanı dudaklarıma götürmeden önce kokusunu aldım. Vanilya. Bir şey daha vardı, tarçın olabilir. Pelin’inkine baktım. Aynı kahveden içiyordu. “Sen bunu ne zamandan beri içiyorsun?” Kaşlarını kaldırdı. “Neyi?” “Vanilyalı kahve.” Başım yine ağrımaya başlamıştı. “Her zaman.” Güldü. Kahvesini büyük bir keyifle yudumladı. Bana bakmadan konuşmasına devam etti. “Sen hâlâ hastanenin etkisindesin.” Gözlerimi kapadım: karşımda elinde bir fincan kahveyle oturmuş, kupayı iki eliyle kavramış Pelin vardı. Pelin kahveyi sert, sütsüz içiyordu. Gözlerimi açtım. Gülüşünün sesi kulaklarımda yankılandı. Ben gülmedim. Hatta bir keresinde vanilyalı kahveyi tattığında yüzünü buruşturmuş ve bunun kahveye yapılabilecek en büyük hakaret olduğunu söylemişti. Bunu hatırlıyordum. Çok net. Nerede olduğumuzu bile hatırlıyordum. Bir kafedeydik. Pencerenin dışında yağmur yağıyordu. Pelin’in üzerinde sarı bir kazak vardı. Masada… Masada ne vardı? Hatıra orada kesildi. Sanki biri filmin bir karesini yakmıştı. Konuşacak bir şey bulamayınca şaka yaparak olayı geçiştirmek istedim. “Belki seni de tedavi etmişler.” Pelin gülmeye devam ediyordu. Ama gözleri gülüşüne eşlik etmiyordu. O gece uyuyamadım. Saat 02.17’de hâlâ tavana bakıyordum. Pelin yanımda düzenli nefes alıyordu. Baş ağrım giderek şiddetlenmişti. Doktorun verdiği ilacı komodinden aldım. Beyaz hap. Üzerinde çizgi yoktu. Bir an elimde çevirdim. İlacın adını hatırlamıyordum. Kutunun üzerindeki etikete baktım: N-47. Altında yalnızca: günde iki kez, yazıyordu. İlaçlarda marka, etken madde, doz bilgisi olurdu. Bunda hiçbir şey yoktu. Hapı geri bıraktım. Banyoya gittim. Işığı açtığım anda aynadaki yüzüm beni birkaç saniyeliğine ürküttü. Solgun, göz altlarım çökmüş ve sakalım uzamıştı. Başımı musluğa eğdim. Soğuk suyu yüzüme çarptım. Sonra aynaya yeniden baktım. Ve nefesim kesildi. Sol kaşımın üzerindeki izi aradım. Kazadan kalan dikiş izi. Parmaklarımı tenimde gezdirdim. Yoktu. Daha sert bastırdım. Pürüzsüz deri dışında hiçbir şey hissedilmiyordu. Kalbim hızlandı. Saçlarımı geriye doğru çekip alnımı inceledim. Belki yanlış hatırlıyordum. Ama bu imkansızdı. Çünkü hastanede hemşire pansuman yapmıştı. Aynada görmüştüm. Hatta doktor “iz kalabilir” demişti. Tenimde olmayan bir iz nasıl hatıra olabilirdi? Tam o sırada yatak odasından hafif bir titreşim sesi geldi. Telefon, Pelin’in telefonu. Banyodan çıktım. Telefon komodinin üzerindeydi. Ekran aydınlanmış fakat numara görünmüyordu. Gizli Numara Mesajın yalnızca ilk satırı açıktı: İlacı aldı mı? Ardından ikinci mesaj geldi: Bu akşam dozu artırmayın. Önce davranışını gözlemleyin. Boğazım kurudu. Titreyen elimle telefonu aldım. Açmaya çalıştığımda şifre istedi Pelin'in doğum tarihini girdim ve kabul edilmedi. Bizim evlilik tarihimiz denedim, hatalı şifre olduğunu açılmayınca anladım. Karımın telefon şifresini bilmiyordum. Ama o anda bu ayrıntı dünyanın en korkutucu şeyi gibi geldi. Arkamda yatak gıcırdadı. Telefonu yerine bıraktım. Pelin dönmüş, yavaşça nefes alıyordu ama gözlerini açmadı. Uyuyor gibi. Uzun süre ona baktım. Sonra şifonyerin üzerindeki fotoğrafları fark ettim. Birini elime aldım. Bir tatil fotoğrafı. Pelin ve ben deniz kenarında. Ya da… Fotoğraftaki adam bendim. Aynı saç, aynı burun, aynı çene. Fakat kulağında bir şey eksikti. Sağ kulak mememe dokundum. Çocukluğumdan beri orada duran koyu kahverengi doğum lekesi. Fotoğraftaki adamda yoktu. Çerçeveyi düşürdüm. Camın çatlama sesi odanın içinde patladı. Pelin aniden doğruldu. “Mert?” diye seslendi. Uykudan yeni kalkmış hali yoktu. Geri çekildim korkuyla. “Sen kimsin?” Yüzüne önce şaşkınlık, sonra üzüntü yayıldı. “Mert…” sesinde merhamet vardı. “Sen kimsin?” sorumu biraz daha sert ve yüksek sesle yineledim. “Ben Pelin’im.” “Hayır.” “Mert, sakin—” Elimi kaldırarak konuşmasını yarıda kestim. “Pelin kahveyi sütsüz içer.” Nefea alışları hızlanmıştı. “Ne?” “Vanilyadan nefret eder.” bir parmağımı kaldırıp ona doğru uzattım. “Mert.” Parmak sayısı iki olmuştu. “Deniz tablosu soldaydı.” Oysa Pelin karşımda durmuş nefesini toparlamaya çalışarak sakin bir sesle “İlacını almadın, değil mi?” İşte o cümle her şeyi değiştirdi. Bu sefer şaşırma sırası yeniden bendeydi: “Ne ilacı?” Pelin yataktan kalktı. “Kendine zarar verme.” “Ne ilacı dedim sana kadın!” ellerimi yumruk yapmıştım. “Mert, lütfen.” Komodinin çekmecesini açtı. İçinden küçük metal bir kutu çıkardı. Kutunun içinden bir şırınga aldı. Geri çekildim. “Benden uzak dur.” “Mert, bunu yapmak istemiyorum.” dediğinde yüzünde bir şey kırıldı. Şefkat mi? Maske mi? bilmiyordum. Yumruklarımı havaya savurarak kapıya koştum. Göğüs kafesim ritmini kaybetmişti. Pelin'in sesi kararlı bir şekilde kulaklarıma ulaştı. “Mert, kapıyı açma!” soğuk ve sertti. Emir verir gibi konuşmuştu. Duysam da dinlemedim. Kilidi çevirdim ama ilk hamlede açmayı başaramadım. Kafamı çevirdiğimde Pelin'le göz göze geldik. Başını iki yana hayır anlamında sallıyordu. Ağır adımlarla bana doğru ilerlemeye devam etti. Kapıyıya daha sert yüklendim iki elimle kilidi çevirdiğimde duydğum ses kapının açıldığını bildiriyordu. Dışarı fırladım. Ve olduğum yerde kaldım. Sokak yoktu. Önümde uzun, gri bir koridor uzanıyordu. Duvarlarda yuvarlak köşeli güvenlik kameraları. Kapıların üzerinde numaralar. B-14 B-15 B-16 Arkamdaki kapının üzerinde: B-17 yazıyordu. Kapının dış yüzüne baktım. Evimizin giriş kapısı sandığım şey yalnızca içeriden ahşap kaplama yapılmış ağır bir güvenlik kapısıydı. Koridorun sonunda alarm çalmaya başladı. Koştum. Bir kapıdan geçtim. Sonra bir diğerinden. Sonunda soğuk gece havası yüzüme çarptı. Bahçedeydim. Yüksek duvarlar ve tel örgüler, projektörler vardı. Uzaktan görünen ana bina. Üzerindeki tabela bulanıktı. Yaklaşmaya çalıştım. İki güvenlik görevlisi önüme çıktı. “Bay Arslan, lütfen durun.” Bay Arslan! Soyadımı biliyorlardı. “Burası neresi?” avaz avaz bağırıyordum. Kimse cevap vermedi. “Burası neresi!” cevap alamadıkça öfkem gözyaşı olarak yansımıştı yüzüme. Arkamdan gelen kadın sesi: “Mert.” Döndüm. Gelen Pelin'di. Gelen Pelin'e benziyordu. Gelen Pelin değildi. Bunu nasıl daha önce göremediğimi anlayamadım. Üzerinde beyaz önlük vardı. Boynunda kimlik kartı: Dr. Pelin Kaya - Başhekim – Nöropsikiyatri Bölümü Adı gerçekten Pelin’di. Ama benim Pelin’im değildi. Kadının yüzü yorgundu. “Biz sizi tutmuyoruz.” “Yalan söylüyorsun.” “Burada kendi isteğinizle tedavi görüyorsunuz.” “Fotoğraflar?” Cevap vermedi. “Ev?” Sessizlik. “Kahve?” Kadın gözlerini kapadı. Sanki bu konuşmayı daha önce yüzlerce kez yapmıştı. “Beyniniz bir çevre kuruyor, Mert.” “Ne?” “Kendini güvende hissedebileceğiniz bir çevre.” “Ben deli değilim.” “Öyle olduğunuzu söylemedim.” “Pelin nerede?” Bu kez kadının yüzündeki profesyonel ifade gerçekten çözüldü. Birkaç adım yaklaştı. “Bunu size tekrar söylemem doğru mu, bilmiyorum.” “Pelin nerede?” Başımın içindeki çekiç yeniden vurmaya başladı. Bir. İki. Üç. Uzaklardan bir çocuk kahkahası geldi. Başımı çevirdim. Bahçenin karşı tarafında küçük kırmızı bir top yuvarlanıyordu. Bir çocuk onu almak için koştu. Ve dünya bir anda parçalandı. Kırmızı bir araba. Yağmur. Pelin’in çığlığı. Arka koltukta bir çocuk. “Mert, yavaşla!” Direksiyonu çeviriyorum.Farlar. Korna. Metal sesi. Cam. Kan. Pelin’in yüzü. Sonra sessizlik. Dizlerimin üzerine çöktüm. “Hayır.” Bir başka görüntü. Arabanın içinde ellerim kana bulanmış. Arka koltuktan gelen hiçbir ses yok. “Hayır.” Kulaklarımı kapattım. “Hayır, hayır…” Doktor Pelin yanıma çömeldi. Bana dokunmadı. Sadece yanımda durdu. “Bu yedinci kez,” dedi. Başımı kaldırdım: “Ne?” “Yedinci kez buradan kaçmaya çalışıyorsunuz.” Baş ağrısı dayanılmaz hâle gelmişti. “Ben…” Sözcük ağzımdan çıkmadı. Doktor yavaşça elindeki şırıngayı kaldırdı. “Bazen anılar geri geliyor.” Gözlerine baktım. Direncim kırılmıştı. “Sonra?” “Sonra beyniniz onları yeniden saklıyor.” “İlaç mı yapıyor bunu?” Bir an sustu. “İlaç yardımcı oluyor.” “Hatırlamamam için." “Hayatta kalabilmeniz için.” “Arasında fark var mı?” Doktor cevap vermedi. Güvenlik görevlilerinden biri kolumu tuttu. Direnmedim. İğne koluma girdi. Dünya ağırlaştı. Duvarlar uzadı. Işıklar birbirine karıştı. Son duyduğum şey doktorun sesiydi: “Dozu kaydedin.” Gözlerimi kapattım. --- Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey tavanın sarımtırak rengiydi. İkincisi, genzimi yakan keskin antiseptik kokusu. Üçüncüsü ise beynimin içinde, sanki biri kafatasımın iç yüzüne ağır bir çekiçle düzenli aralıklarla vuruyormuş gibi atan ağrıydı. Başımı çevirdim. Pencerenin önünde Pelin duruyordu. Güneş arkasından vuruyor, yüzünün ayrıntılarını siliyordu. Bana döndü. Gülümsedi. “Uyandın.” Bir süre yüzüne baktım. İçimde açıklayamadığım küçük bir huzursuzluk vardı. Ama nedenini bilmiyordum. “Ne kadar uyudum?” diye sordum. “Çok değil.” Yanıma gelip elimi tuttu. Parmakları soğuktu. “Doktor her şeyin yolunda olduğunu söyledi.” Ben de gülümsedim. Pelin eğilip alnımdan öptü. Sonra masanın üzerindeki beyaz hapı ve bir bardak suyu bana uzattı. “Bunu içmen gerekiyor.” Hapı elime aldım. Üzerinde hiçbir işaret yoktu. “Nedir bu?” Pelin gülümsedi. “Hatırlamana yardımcı olacak.” Hapı ağzıma attım.Suyu içtim. Gözlerimi kapattım. Ve nedense, hayatım boyunca sade kahveden nefret ettiğimi düşündüm. Canım aşırı derece de vanilyalı kahve içmek istiyordu.
Önceki Sonraki
Yorumlar
Bu içerik için henüz yorum yapılmamıştır.
© İsmail Taşdelen